HAYATIN ANLAMI

Hayalet (fantom) uzuv vakaları, uzuv kesilmesi (ampütasyon) sonrası oldukça yaygındır. Türlü nedenlerle el/ayak/bacak gibi uzuvlar kesildikten sonra, insanlar “olmayan” ellerini/ayaklarını/bacaklarını hissederler. Bu his genellikle ağrı şeklindedir. Bazılarında kaşıntı şeklinde olabildiği gibi çok çeşitli şekillerde ortaya çıkabilir. Burada ilginç olan nokta ise şu: İnsanlar “olmayan” ayaklarını “var” hissediyorlar ve hatta bu “olmayan” ayağın ağrıdığını “gerçekten” hissediyorlar, “olmayan” ayağın ağrısından ciddi ciddi rahatsız oluyorlar.

“Olmayan” bir ayağın ağrısı sağduyumuza (sağduyumuzun bizi hayatta tutmak için oluşmuş basit bir araç olduğunu bir yazıda detaylıca anlatmıştım: Kötülük var mı ki sorunu olsun?) her ne kadar aykırı olsa da tıbbî literatüre biraz göz attığınızda, bunun şüphe götürmez şekilde var olabildiğini fark edersiniz. 

Bu gerçek bende, sağ bacağı dizinin hemen altından kesilen Metin B.’yi ameliyatından sonraki bir hafta boyunca takip etmemle çok daha iyi yer etti. Çünkü ayağın kesilmesinin ertesi gününde kendisine “olmayan” ayağının ağrıyıp ağrımadığı gibi “saçma” sorumu heyecanla “evet, ağrıyor, nereden bildiniz” diyerek yanıtlamış, üstüne üstlük “başparmağımın arası çok kaşınıyor” demiş ve bu kaşıntıyı, ayağını sanki varmış gibi düşünüp “olmayan” başparmağının hemen bitişiğindeki “olmayan” parmak arasını kaşır gibi yapmak suretiyle bir nebze de olsa geçirdiğini söylemişti. 
Böyle ilginç (yani sağduyuya aykırı) gerçeklere kitaplardan okuyarak inanabiliyorsunuz, evet, ama bizzat yaşayanı görmek daha çarpıcı oluyor ve insana çok değişik ufuklar açıyor. İşte bu yazı da o açılan ufkun getirisi olacak. Ama öncesinde birkaç ayrıntıyı halletmemiz, yani ön kabullerimizi aşmamız, yanılgılarımızı kucaklamak gibi zor işleri birlikte başarmamız gerekiyor.

“Olmayan” ayağın ağrısını tecrübe etme vakaları çeşitli teorilerle açıklanmaya çalışılmış. Beyinde her uzvun temsil edildiği müstakil alanların mevcut olduğu bilgisinden yola çıkan araştırmacıların bu konudaki genel kanısı, beyindeki ayak bölgesinin, ayağın vücutla irtibatının kesilmesi sonrasında bir anda kaybolamadığının ve aniden kaybolamayan bu bölgedeki sinirsel tetiklenmelerin “olmayan” ayağın (ağrı/kaşıntı gibi) çeşitli duyularının oluşmasına neden olduğu yönünde.

İnsan, beyninde yıllarca yer etmiş ayağın varlığını, ayağın kendisinin aniden yok olmasından sonra bir anda yok sayamıyor. Çünkü insan, ayağının artık “olmadığı” bilgisini bilişsel olarak kabul etse de beyninde yer alan “ayak” bölgesini bir anda silip atamadığı için “ayağı hissetme tecrübesi”ni yaşıyor.

Peki, “gerçekte” ayağı var mı yok mu? Bu soruyu rahatça “yok işte, kesmiş atmışlar, görmüyor musun” diye yanıtlıyorsanız ve rahatınızı da bozmamaya kararlıysanız, yazının bundan sonraki kısmını okumamanız isabetli olacaktır. Ama durun, kimse annesinin karnından bütün yanılgılarını yok etmiş halde çıkmadı, aksine hepimiz, gün geçtikçe gördüklerimizin çoğunu kabullendik ve onlara sımsıkı bağlandık. Aramızdan sadece az bir kısmı bu yanılgılarla yüzleşti. Yanılıyor olabilmenin verdiği korkutucu hissi biraz olsun bastırabilirseniz, sağduyunuzun verilerini temel alarak bugüne kadar mutlak doğru kabul ettiğiniz her şeyden vazgeçebilecek cesarete kavuşabilir ve böylelikle bilinmeyen adlı canavarı cesur bir kâşif bakışıyla sevimli bir canavara dönüştürüp kucaklayabilirsiniz. Böyle yaparak prangalarınızı söker atarsınız, biraz daha özgürlük fenâ mı olur?

Hâlâ burada olduğunuzu görüyorum. Ne demiştik? “Olmayan” ayağının ağrıdığını hisseden adamın ayağı “gerçekte” var mı? Bu hatalı bir soru, çünkü “gerçekte” şeklindeki ibarenin “kime göre gerçekte -hatta kimin hangi (bilişsel/tecrübi vs.) bilgisine/algısına göre gerçekte-” olduğunu belirtmediğiniz sürece bu soru havada kalacaktır.

Ayağı kesen cerraha göre ayak yok (çünkü kendisi kesip attı). Adamın oğlu “babamı yıllardır tanırım, bunca yıldır sağ tarafında da bir ayak vardı aslında, ameliyattan geldiğinden beri o ayağı çok aradım ama göremedim, yerinde yok” diyor. Demek ki adamın oğluna göre de ayak yok. Adamın yanına sizinle beraber gittik diyelim, bize göre de ayak yok (çünkü ayak, olması gerektiğini düşündüğümüz yerde değil). Peki, bütün bunlar “gerçekte ayak yok” demek için yeterli mi? 

“Yeterli işte, o kadar adam aynı şeyi söylüyor, daha ne istiyorsun” diyorsanız “çoğunluk nasıl algılıyorsa gerçek olan odur” gibi çürük bir ön kabulünüz var demektir. Çoğunluk, su dolu bardaktaki kalemin kırık olduğunu da söyler ama sadece “su, ışıkta kırılma meydana getirir ve bu yüzden kalem kırık görünür” bilgisine sahip olduğu için en azından bu küçük yanılgısını yok etme başarısını gösterir ve hayatındaki diğer yanılgılarla mutlu mesut yaşamaya devam eder. Verdiğim örneğin alakasız olduğunu düşünmeye devam edin siz, ben yazıya devam edeyim.

Ayağının var olup olmadığını ayağın sahibine yani Metin Bey’e -ki en iyi o bilecektir bunu, sonuçta ayak adamın ayağı- soralım ama senaryoyu biraz değiştirerek soralım.

Diyelim ki ameliyat öncesine gittik ve Metin Bey’in ayağının kesileceğinden haberi yok. Kendisini ilaçla uyutuyoruz, haberi yokken ayağını aynı şekilde kesiyoruz, hemen akabinde gözlerini ve ellerini bağlayıp kestiğimiz ayağın Metin Bey’de kalan bacak kısmını da bir yere temas etmesini mümkün olduğunca engelleyecek şekilde, iple tavana astıktan sonra (bütün bunları, ayağının olmadığı yönündeki bilişsel bilgisinin yani sağduyusunun onu yanıltmasını engellemek için yaptık) kendisini uyandırıyoruz. Metin Bey, büyük ihtimalle, “olmayan” sağ ayağında bir ağrının olduğunu hissedecek ve onu soktuğumuz saçma durumu yok sayabilirse eğer, “ayağın var mı” sorusuna yanıt olarak, “dalga mı geçiyorsunuz, tabii ki var, ağrıyor hem de” diyecektir. Yani Metin Bey’in ayağı, Metin Bey’e yani ayağın sahibine göre var. Kim doğru söylüyor? Ayağın sahibi mi biz mi?

Senaryosuz versiyona yani normal hayata bakalım şimdi. Metin Bey ayağının kesileceğini biliyordu, ameliyata girdi, ameliyattan çıktıktan sonra da ayağının olmadığını gördü. Ona bu durumda “ayağın var mı” sorusunu sorduğumuzda muhtemelen bize “aslında bana göre de ayak yok çünkü baktığımda göremiyorum, dokunmak istediğimde dokunamıyorum ama hissediyorum işte, hatta parmak aram kaşınıyor” diyecektir. 

Anlaşılan Metin Bey de sizden biri, “görüyorsam/dokunuyorsam gerçektir, bunlarla algılayamıyorsam gerçek değildir” gibi çürük bir an ön kabulü var tıpkı sizin gibi.
Oysa -eğer gerçekliği bir şeyleri deneyimleme bakımından ele alırsak- Metin Bey’in ayağının kaşıntısı ve varlığı, var olduğuna kesin olarak inandığı birkaç bin kilometre ötemizdeki uydumuz Ay’ın varlığından daha gerçek. Bir ayağı ve o ayağın ağrısını deneyimliyor, bu Metin Bey’e göre kesin; sadece görme ve dokunma duyusu bunun aksini söylediği için “ayağım yok” diyor. Yani Metin Bey’in bilişsel bilgisi “yok”derken; anbean tecrübe ettiği gerçek, “ayak var, var ki kaşınıyor” diyor. Metin Bey neden deneyimlediği/hissettiği şeyi değersiz görüp görsel yolla elde ettiği bilişsel bilgisine güveniyor acaba?

Ayağın sahibi de dâhil olmak üzere herkesi dinledik. Bizim ve Metin Bey’in oğlu gibi dış gözlemciler “ayak yok” derken Metin Bey’in kendisi de oyunu “ayağım yok”tan yana kullanmasına rağmen bir tarafı “ayak var” diyor. Bunca bölünmüşlük içinde “gerçekte” ayak var mı yok mu? Bu soruya hâlâ bir çırpıda olumlu ya da olumsuz yönde bir cevap veriyorsanız, yazının bundan sonraki kısmını büyük ihtimalle anlamsız bulacaksınız, bana “ukala” deyip çıkmak için hâlâ vaktiniz var, ama sizi bu kötü sözlerinize rağmen hâlâ seviyorum. Neyse, biz devam edelim. Ufuk açıcı kısma ise az kaldı, geleceğiz.

“Metin Bey’in ayağı gerçekte vardır/yoktur” gibi bir cümle kuramayız. Bunu, üzerinde daha önce hiç düşünmeyene anlatmak zor ama çabalayalım yine de. Kuramayız çünkü varılan her hüküm, evrendeki biz gözlemci ve deneyimleyicilere göre verilmiştir. Kurulacak her cümle “bana/sana/ona/bize/size/onlara göre var/yok” şeklinde olacaktır. “Gerçeğe göre var/yok” diyebilecek hiç kimse yoktur. Olması için, evrenin dışından bakan, her şeye hâkim ve dahi kendisine de hâkim bir varlık? olması gerekir ki böyle bir şey yok. Çünkü hiçbir gözlemci ve deneyimleyici, bu gözlemin ve deneyimin kendisinde oluşturduğu değişimi analiz edemiyor. Onu analiz etse, bu analizin oluşturduğu değişimi de analiz etmesi gerekiyor ve bu durum sonsuza kadar devam edeceği için güç yetmiyor. 

Bu noktada şu şahane sözü alıntılamazsak olmaz: "Bilmeyi bilmekten kaçınmamızın sebebi belki de analiz aracını analiz etmek için yine analiz aracını kullanmanın yarattığı baş dönmesidir."

Evet, bu kısım biraz zordu, okuyanların çoğu da bu dediklerimi “olur mu öyle şey” deyip kabul etmeyecektir. Sizi çok iyi anlıyorum, kendinize göre haklısınız da. Bir kısım ise ne dediğimi anlamasa da, bildiğinin aksi yönde birkaç cümleye rastlayıp onlara takıldığı için reddedecektir. Olsun, zararı yok, herkes anlasa olmazdı zaten. Anlatmak istediğimi anlatabilecek cümleler kurabildiğimden de şüpheliyim ancak anlayan bir avuç kişi anladı. Onlarla ve “ne diyor la bu değişik, biraz daha bakayım” diyenlerle yolumuza devam edelim.

Evet, ufuk açıcı olduğunu düşündüğüm kısma nihayet geldik. Anlayanlar için bundan önceki kısım ıvır zıvır hükmündeydi ve o insanlar tarafından da fark edilebilir “gerçekler” barındırıyordu ama bu noktadan sonraki anlatacaklarım muhtemelen o insanlar için de ilk kez duyulan şeyler olacak. Belki daha önce başka birileri de bu yönde bir şeyler söylemiştir, eğer bir yerlerde rastlarsanız haber edin ki hak yemeyeyim, her kim demişse buraya ekleyeyim.

Ayrıca, bu söyleyeceğim şeyler spekülasyondan ibaret, bunu belirtmeliyim. Hiçbir dayanağa sahip değil. Bugüne kadar bildiklerinizin tam aksini söylediği için de kışkırtıcı. Dolayısıyla okuduktan sonra bir çırpıda çöpe de atılabilir, eğer isabetliyse -ki kısa vadede bunu bilme şansımız yok gibi görünüyor- önce Newton’un, sonra Darwin ve Einstein’ın neden olduğu devrimlerin bir benzerini yapmaya neden olabilir. Sinirbilim ve yaşambilimleri alanlarında çığır açıcı fikirlere, paradigma değişimi yaptırmak suretiyle öncülük edebilir.

Yukarıda uzun uzun hayalet uzuvdan bahsettik. Bahsederken, yan ürün olarak, ön kabullerinizi düşman bilip üzerine giderek onları yerle bir ettik. O da “değerli” bir çaba olmasına rağmen hayalet uzuvdan bahsetmemin esas sebebi başkaydı. Şimdi gerçek amacı için kullanalım.

Nasıl olduğu hakkında öne sürülmüş teorileri kabul edin ya da etmeyin, hayalet uzuv vakalarında şöyle basit bir gerçek var: Kişinin uzvu yok ama kişi bu uzvu (mesela ayağı) tecrübe ediyor.

Buradan varabileceğimiz nokta ise şu: Bir uzvu deneyimlemek/hissetmek için o uzva sahip olmaya gerek yok. Yani ayağımızı hissetmek için ayağa sahip olmak zorunda değiliz. Ayağımız “olmadan” da ayağımızın olduğunu hissedebilir, hatta Metin Bey gibiysek bu “olmayan” ayağı kaşıyıp rahatlayabiliriz. Bu durum sadece ayağımız için vâki değil, el ve daha birkaç organda da tespit edilmiş durumda. Yani eliniz “olmadan” da elinizi hissedebilirsiniz.

O halde, benim öne sürdüğüm kışkırtıcı soru şu: Beyin, el ve ayaktan çeşitli yönleriyle farklı olmasına rağmen tıpkı onlar gibi atomlardan/hücrelerden oluşmuş organlardan bir organsa, beynin hayalet uzuv hâli bizi neye götürür? Soru anlaşılmamış olabilir, açalım. El “yokken” el, ayak “yokken” ayak hissedilebiliyor/tecrübe edilebiliyorsa, beyin “yokken/ölmüşken” hissedilebilir/deneyimlenebilir mi? Eğer beyni hissetmeye/tecrübe etmeye bilinç? dersek, beyin öldükten sonra bilinç, hayalet uzuv vakalarındaki gibi devam edebilir mi?

(Bilinç kelimesinin yanına soru işareti koyma sebebim, bir şeyleri deneyimlemenin bilinçli olmadan da yapılabileceğidir. Dolayısıyla bilinç kelimesi, anlatmak istediğim şeyi (deneyimleme işini) tam karşılamıyor, yanına bir soru işareti gerektiriyor.)

Ele, ayağa tanıdığımız hayalet uzuv olma hakkını beyne de tanırsak ve beyni hissetmek dediğimiz şey bilinçli olmak? ise hayalet beyin vakalarında (ki ölen insanların hepsi buna dahil olur) çok ilginç bir durumla karşı karşıya kalırız: Beyin olmadan da bir şeyler deneyimlenebilir.

Bu noktaya kadar az da olsa destekli salladık. Şimdi spekülasyonun dibine vurma zamanı.

Beyin, genel kanının aksine, bence algılamamızı sağlayan değil, algımızı sınırlayan yapıdır. Beynimiz yüzünden her şeyi algılayamıyoruz.

Mesela elektromanyetik spektrumun hepsini algılayabilir olsaydınız, görsel anlamda her şeyi deneyimler ama hiçbir şey anlamazdınız. Aynı şey, belli frekanstaki sesleri duyabilmemiz; sadece belli aralıktaki kokuları, tatları, dokunmayı algılayabilmemiz gibi. (Hatta sahip olmadığımız ama kendimize ekleyebileceğimiz duyular var. David Eagleman’ın şu muhteşem TED sunumunu mutlaka izleyin: İnsanlara yeni duyular ekleyebilir miyiz?)

Beyin, sınırlar koyarak size varlığın çok küçük bir parçasını algılatıyor ve bu sayede bir şeyleri anlayabiliyorsunuz (ya da anlaşılacak bir şeyler olduğunu düşünüp anladığınızı zannediyorsunuz). Dolayısıyla beynin biyolojik yapıya sağladığı “fayda”, sınırlar çizerek varlığı indirgeme ve böylelikle maddi dünyaya etki edebildiğini fark etme imkânı vermesi.

İddiamı desteklemek adına hayalet uzuv vakasındaki ayaktan yola çıkabilirim. “Olmayan” ayak deneyimlenebilir ancak dünyaya etki edemez. Metin Bey kesilen ayağını deneyimliyor ama deneyimlediği bu ayakla kalkıp futbol oynamaya çalışsa başarısız olacağı kesin. Aynı durumu beyne uyarlarsak, beyin, tıpkı ayak gibi, “olmasa” da deneyimlenebilir ancak “olmayan” bir beyin dünyaya etki edemez. Zaten ölmüş insanların bizimle iletişime geçememesinin sebebi de bu.

Yani demem o ki, beyne hâlihazırdaki yaklaşımımız yanlış. Beyin sayesinde bir şeyleri algılıyor değiliz. Bu yanlış kanı, beyin ölünce dünyaya etkimizin fark edilemez olmasından yola çıkılarak oluşmuş. “Beyin öldü, haber alamıyoruz, demek ki beyin olmazsa algı olmaz” denilerek bu sonuca varılmış. Oysa beyinle sınırlanmamışken zaten her şeyi algılıyor olabiliriz. Hatta her şeyin ta kendisi olabiliriz. Ancak beyin, bize sınırlar çizerek yalancı bir “benlik/’ben varım’ hissi” sunuyor, bunun sayesinde dünyaya etki edebildiğimizi fark ediyoruz. Beyin ölüp bu sınırlar kalkınca da her şeyi algılayıp her şey oluyoruz ama dünyaya etki edemiyor, var olan etkiyi algıladığımızı fark edemiyoruz. Çünkü sınırsız ve sonsuzuz, bizden başka hiçbir şey yok, biz bile yokuz.

Her şeyi algılayabilseydiniz hiçbir şeyi anlayamazdınız, her şeyin ta kendisi olurdunuz. Beyin öldüğünde hiçbir şeyi anlamayacaksınız, anlamın ta kendisi olacaksınız.

yskiyak

İlginizi çekebilecek diğer yazılar:

VAHYİN MAHİYETİ VE DMT


4 yorum:

  1. Şu konuda bilgilenmek istiyorum sizden. Tıpta hayalet uzuva sahip olmak bir psikatrik ve nörolojik bir hastalık değil mi aynı biçimde var olan uzuvlarini aslında kendisine ait olmadığını düşünen insanlar da var hatta bu kişiler de benim bacağım değil bunu istemiyorum diyor ve bir süre sonra bacak gangren oluyor vs. Demek istediğimi daha net açıklayayım şizofreni hastaları var olmayan şeyleri görüyorlar ve tıpta bir nevi nörolojik bozukluk değil mi bunlar. Yani şizofren hastası olmayan şeyleri gördüğünde aslında var olabilir mi demiyoruz tedavi ediyoruz yada adam bu bacak benim değil aslında bunun psikolojik bir problem olduğunu düşünüyoruz. Sizin bahsettiğiniz şey kısaca bir hastalıklı durum değil midir?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hayır.2'si çok farklı şeyler.şöyle düşünün.İstanbul'dasınız her gün size Kars'tan 10 saatte kamyon geliyor.Son 3 günde tüm kamyonların yine aynı sürede 10 saatte Ankara'dan geldiğini düşünün.Nerden bilebilirsiniz?Size sorsak Kars'tan geliyor...Ama artık Kars ve Ankara arası yok.yani sağ eliniz komple kesiliyor ama ben sağ elinize giden siniri uyarınca siz aaa olmayan elimden uyarı geldi diyorsunuz.Hayır Kars yok artık Ankara'dan geldi o uyarı siz Kars'tan geldi sandınız :) diğer bahsettiğiniz uzvun kendine ait olmaması algısı ise tamamen algı bozukluğudur.benim örneğim ise algı bozukluğu değildir algı sağlamdır,gerçekten kopmamıştır şahıs tıbbi anlamda doğru kabul edileni söylemiştir.amputasyon sonrası gelişmiş bir durumdur.Umarım anlamışsınızdır. Neden mi kars ? Aşağıdaki saçma yi beni yavuz yorumunun sahibi bence Karslı.

      Sil
  2. dostum harikasın müthiş tespitlerin var.yazmaya devam et bizde okumaya devam edelim

    YanıtlaSil